“Sanat ya intihaldir ya da devrim.” Paul Gauguin
19. yüzyılın en sıra dışı ressamlarından biri olan Paul Gauguin, yalnızca tablolarıyla değil, yaşamıyla da sanat tarihine damga vurmuştur. Başarılı bir borsa simsarıyken her şeyi geride bırakıp resim yapmak için ailesini ve kariyerini terk etmiş, Avrupa’dan binlerce kilometre uzaktaki Tahiti Adası’na giderek kendine bambaşka bir dünya kurmuştur.
Canlı renkleri, güçlü konturları ve egzotik konularıyla tanınan Gauguin, Post-Empresyonizm akımının en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. Modern sanatın gelişiminde büyük rol oynamış; Pablo Picasso, Henri Matisse ve Fovizm akımı üzerinde derin etkiler bırakmıştır.
Tam adı Eugene Henri Paul Gauguin olan sanatçı, 7 Haziran 1848’de Paris’te dünyaya geldi.
Babası Cumhuriyet yanlısı bir gazeteciydi. Gazetesinde III. Napoleon yönetimini eleştiren yazılar yazması nedeniyle aile Fransa’dan ayrılarak Peru’ya gitmeye karar verdi. Ancak yolculuk sırasında babası kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.
Gauguin çocukluğunun ilk yıllarını annesinin akrabalarının yanında Peru’nun Lima kentinde geçirdi. Tropikal doğa, canlı renkler ve yerel kültür, ileride Tahiti’de üreteceği eserlerin görsel dünyasını derinden etkiledi.
Altı yaşında Fransa’ya döndü ve yatılı okulda eğitim gördü.
On altı yaşında ticaret gemilerinde zabit olarak çalışmaya başladı.Dünyanın farklı bölgelerini dolaştığı bu yıllarda annesinin ölüm haberini aldı.Askerlik hizmetinin ardından Paris’e döndü ve başarılı bir borsa şirketinde çalışmaya başladı. Kısa sürede önemli bir servet kazandı.
Sanat koleksiyoncusu Gustave Arosa ile tanışması hayatının yönünü değiştirdi.Arosa’nın koleksiyonunda yer alan eserlerden etkilenen Gauguin resim yapmaya başladı, sanat dersleri aldı ve dönemin ressamlarıyla yakın ilişkiler kurdu.
1876 yılında bir eseri Paris Salonu’na kabul edildi.Aynı yıl Camille Pissarro ile tanıştı.Pissarro yalnızca Gauguin’in en yakın dostlarından biri olmadı; aynı zamanda onun en önemli öğretmeni hâline geldi.Bu dönemde Gauguin;
Eşinin karşı çıkmasına ve aldığı olumsuz eleştirilere rağmen resim yapmaktan vazgeçmedi.
1882 yılında Fransa’da yaşanan büyük borsa krizi Gauguin’in hayatını tamamen değiştirdi.Bir yıl sonra, henüz 35 yaşındayken, başarılı borsa kariyerini bırakarak tüm zamanını resme ayırmaya karar verdi. Bu karar ailesini de etkiledi. Eşi Mette Gad, beş çocuğunu alarak Danimarka’daki ailesinin yanına döndü. Gauguin ise yalnız kalmayı ve ressam olmayı seçti.
1887 yılında önce Panama’ya, ardından Martinik Adası’na gitti.Bu yolculuk, sanatında önemli bir kırılma noktası oldu. Empresyonizm’den uzaklaşmaya başladı. Daha yalın biçimler, güçlü konturlar ve doğadan çok hayal gücünü temel alan yeni bir anlatım geliştirdi.
1888 yılında Vincent van Gogh’un daveti üzerine Arles’e gitti.Yaklaşık iki ay boyunca aynı evi paylaşarak birlikte resim yaptılar. Başlangıçta birbirlerinden büyük ölçüde etkilenseler de karakterleri tamamen farklıydı.
Van Gogh duygusal ve kırılgan bir yapıya sahipti.Gauguin ise baskın, sert ve otoriter bir kişiliğe sahipti.Sürekli sanat üzerine tartışıyorlardı.Aralarındaki büyük kavganın ardından Van Gogh’un kulağını kestiği olay yaşandı.
Uzun yıllar boyunca kulağını Van Gogh’un kendisinin kestiği kabul edildi.
Ancak 2008 yılında Alman sanat tarihçileri Hans Kaufmann ve Rita Wildegans, Gauguin’in taşıdığı eskrim kılıcıyla Van Gogh’u yaralamış olabileceğini öne süren bir teori ortaya attılar.
Bu iddia ilgi çekmiş olsa da bugün sanat tarihçileri arasında kesin kabul gören bir görüş değildir.Olayın nasıl gerçekleştiği hâlâ tartışmalıdır.
Gauguin, Avrupa medeniyetini yapay ve yozlaşmış buluyordu.Hayalini yıllar önce şöyle anlatmıştı:
“Bir gün sıcak deniz adalarının ormanlarına kaçacağım. Sessizlik içinde yalnız sanatımı yaşayacağım. Avrupa’nın para hırsından uzak, yalnızca doğayla baş başa olacağım.”
Bu hayalini gerçekleştirmek için 1891 yılında, tam 63 gün süren deniz yolculuğunun ardından Tahiti’ye ulaştı.Burada yerli halkın yaşamına uyum sağlamaya çalıştı. Avrupa kıyafetlerini bıraktı.Yerli kültürü benimsedi.Resimlerinde de artık Tahiti insanlarını, tropikal doğayı ve Polinezya mitolojisini işlemeye başladı.
1893 yılında Paris’e döndü. Açtığı sergi büyük tartışmalara yol açtı. Eleştirmenler tablolarını “ilkel”, “vahşi” ve “bitmemiş” olarak nitelendirdi. Bugün modern sanatın başyapıtları kabul edilen eserleri o yıllarda büyük ölçüde anlaşılmamıştı.1895 yılında yeniden Tahiti’ye döndü ve ömrünün geri kalanını burada geçirdi.
1897 yılında hem kızının ölümü hem de yaşadığı maddi sıkıntılar nedeniyle büyük bir bunalıma girdi.İntihar etmeye karar verdi. Ancak önce hayatının en büyük eserini tamamlamak istedi.
Böylece “Nereden Geliyoruz? Kimiz? Nereye Gidiyoruz?” adlı başyapıtını yaptı.

Dostu Charles Morice‘e yazdığı mektupta eser için şöyle diyordu:
“Ölmek istiyordum. Bu umutsuzluk içinde resmi bir çırpıda yaptım. Sonra arsenik içtim ama ölmedim.”
Bugün bu tablo yalnızca Gauguin’in değil, tüm modern sanat tarihinin en önemli felsefi eserlerinden biri kabul edilir.İnsan yaşamını doğumdan ölüme kadar semboller aracılığıyla anlatırken, modern insanın doğadan uzaklaşmasını da eleştirir.
Yaşamının son yıllarını Fransız Polinezyası’ndaki Marquesas Adaları’nın Hiva Oa Adası‘nda geçirdi. Yoksulluk, hastalık ve sömürge yönetimiyle yaşadığı sorunlara rağmen resim yapmayı sürdürdü. 8 Mayıs 1903’te, 54 yaşında hayatını kaybetti.
Ölümünden kısa süre sonra eserleri büyük ilgi görmeye başladı.
Bugün Paul Gauguin, yalnızca Post-Empresyonizm’in en önemli ressamlarından biri değil; Sembolizm, Fovizm ve Modern Sanat’ın gelişimini derinden etkileyen en büyük sanatçılardan biri olarak kabul edilmektedir.

Paul Gauguin’in başyapıtı ve sanat tarihinin en önemli sembolist eserlerinden biridir. Tahiti’de yaptığı bu dev tablo, insan yaşamını doğumdan ölüme kadar simgesel bir anlatımla ele alır. Gauguin, bu resmi tamamladıktan sonra intihar etmeyi planladığını söylemiş ve onu sanatsal vasiyeti olarak görmüştür.(1897-1898)📍 Museum of Fine Arts, Boston

Gauguin’in Empresyonizm’den tamamen ayrıldığını gösteren ilk büyük başyapıtıdır. Breton kadınlarının hayalinde canlanan Yakup’un melekle güreşini anlatır. Düz renk alanları, güçlü siyah konturlar ve sembolik anlatımıyla Sembolizm ve Sentetizm akımlarının en önemli eserlerinden biridir.(1888)📍 National Gallery of Scotland, Edinburgh

Hz. İsa’yı Breton kırsalında, sonbahar renkleri içinde betimleyen eser, Gauguin’in dini konuları günlük yaşamla birleştirdiği en önemli tablolarındandır. Cesur sarı tonları ve sadeleştirilmiş biçimleriyle sanatçının özgün üslubunu yansıtır.(1889)📍 Albright-Knox Art Gallery, Buffalo

Tahiti’ye yerleştikten sonra yaptığı ilk önemli eserlerden biridir. Sahilde oturan iki Tahitili kadını resmeden tablo, Gauguin’in Batı sanatından uzaklaşıp Polinezya kültürüne yöneldiği dönemin başlangıcını simgeler.(1891)📍 Musée d’Orsay, Paris
Edgar Allan Poe’nun ünlü şiirinden adını alan bu eser, yatağa uzanmış genç bir Tahitili kadını ve arkasındaki kuzgunu konu alır. Ölüm, yalnızlık ve kaygı temalarını işleyen tablo, Gauguin’in en gizemli eserlerinden biridir.(1897)📍 Courtauld Gallery, Londra

Gauguin’in en tartışmalı Tahiti tablolarından biridir. Genç Tahitili eşi Teha’amana’yı korku içinde yatağında uzanırken resmeder. Yerel inanışlara göre ölülerin ruhlarını simgeleyen figür, Batılı ve Polinezya kültürlerini bir araya getirir.(1892)📍 Albright-Knox Art Gallery, Buffalo

Tahiti’deki günlük yaşamı huzurlu ve idealize edilmiş bir bakış açısıyla anlatan eser, Gauguin’in tropikal doğaya duyduğu hayranlığı ve güçlü renk anlayışını yansıtır.(1899)📍 Ny Carlsberg Glyptotek, Kopenhag

Tahiti’de dans eden ve sohbet eden kadınları konu alan eser, Gauguin’in en canlı renk paletine sahip tablolarından biridir. Batı medeniyetinden uzak, idealize edilmiş bir yaşam anlayışını simgeler.(1896)📍 Museum of Fine Arts, Lyon

Tahitili kadınların gündelik yaşamını sakin ve dingin bir atmosfer içinde anlatan eser, Gauguin’in sade kompozisyon anlayışını ve dekoratif renk kullanımını gösterir.(1894)📍 Metropolitan Museum of Art, New York

Marie Angélique Satre’nin portresi olan bu eser, Gauguin’in Breton döneminin en önemli portrelerinden biridir. Güçlü konturlar, düz renk alanları ve dekoratif yaklaşımıyla sanatçının yeni üslubunun gelişimini gösterir.(1889)📍 Musee d’Orsay, Paris

Bretanya’da yaptığı bu eser, Gauguin’in Empresyonizm’den uzaklaşıp daha sade ve dekoratif bir anlatıma yöneldiği dönemin önemli örneklerinden biridir.(1886)📍 Neue Pinakothek, Münih
Tahiti manzarasını konu alan bu tablo, Gauguin’in doğayı gerçekçi olmaktan çok simgesel ve dekoratif biçimde yorumladığı geç dönem eserleri arasında yer alır.(1898)📍 Musee d’Orsay, Paris

Paul Gauguin (1848-1903), Fransız ressam ve Post-Empresyonizm akımının en önemli temsilcilerinden biridir. Cesur renk kullanımı, güçlü konturları ve Tahiti’de yaptığı egzotik konulu eserlerle tanınır. Modern sanatın gelişiminde büyük rol oynamış, Sembolizm ve Fovizm akımlarını derinden etkilemiştir.
Gauguin, doğayı gerçekçi biçimde resmetmek yerine duygularını, sembolleri ve hayal gücünü ön plana çıkardı. Özellikle Tahiti’de yaptığı eserler, modern resim anlayışını değiştirmiş ve Pablo Picasso ile Henri Matisse gibi sanatçılara ilham vermiştir.
Paul Gauguin, Post-Empresyonizm akımının en önemli ressamlarından biridir. Aynı zamanda Sembolizm ve geliştirdiği Sentetizm (Synthetism) anlayışının öncülerinden kabul edilir.
Sanatçının en önemli eseri Nereden Geliyoruz? Kimiz? Nereye Gidiyoruz? (1897-1898) adlı tablosudur. Bunun yanında Vaazdan Sonra Görüm, Sarı İsa, Tahiti Kadınları, Ölülerin Ruhu İzliyor ve Nevermore en tanınmış eserleri arasında yer alır.
Gauguin, Avrupa medeniyetinin insanı doğasından uzaklaştırdığına inanıyordu. Daha sade ve doğal bir yaşam arayışıyla 1891 yılında Tahiti’ye yerleşti. Burada Polinezya kültüründen ilham alarak sanatının en önemli eserlerini üretti.
1888 yılında Gauguin, Vincent van Gogh’un daveti üzerine Arles’e giderek yaklaşık iki ay birlikte çalıştı. Sanata bakışları ve karakterleri arasındaki farklılıklar nedeniyle sık sık tartıştılar. Van Gogh’un kulağını kesmesiyle sonuçlanan olayın ardından yolları tamamen ayrıldı.
Bu konu kesin olarak kanıtlanmış değildir. Uzun yıllar Van Gogh’un kulağını kendisinin kestiği kabul edilmiştir. 2008 yılında bazı sanat tarihçileri Gauguin’in yaşanan kavga sırasında Van Gogh’u yaralamış olabileceğini öne süren bir teori ortaya atmıştır. Ancak bu iddia bugün hâlâ tartışmalıdır ve kesin kabul görmemektedir.
Başarılı bir borsa simsarı olan Gauguin, resim yapabilmek için işini bıraktı. Maddi sıkıntılar nedeniyle eşi Mette Gad ve beş çocuğundan ayrıldı. Sanatını her şeyin önünde tutması, hayatındaki en büyük ve en tartışmalı kararlarından biri oldu.
Gauguin’in başyapıtı kabul edilen bu eser, insan yaşamını doğumdan ölüme kadar simgesel bir anlatımla ele alır. Sanatçı tabloyu tamamladıktan sonra intihar etmeyi planladığını söylemiş ve onu adeta sanatsal vasiyeti olarak görmüştür. Bugün modern sanat tarihinin en önemli sembolist eserlerinden biri kabul edilir.
Paul Gauguin’in cesur renk anlayışı ve sadeleştirilmiş biçimleri; Henri Matisse, Pablo Picasso, Andre Derain ve Fovizm akımının sanatçıları başta olmak üzere birçok modern ressam üzerinde büyük etki bırakmıştır.
Gauguin’in eserleri başta Museum of Fine Arts Boston, Musée d’Orsay (Paris), National Gallery of Scotland (Edinburgh), Metropolitan Museum of Art (New York), Courtauld Gallery (Londra) ve dünyanın birçok önemli sanat müzesinde sergilenmektedir.
Paul Gauguin’i daha yakından tanımak isteyenler için David Sweetman’ın Paul Gauguin: A Life adlı biyografisi en kapsamlı kaynaklardan biridir. Ayrıca Nancy Mowll Mathews’in Paul Gauguin: An Erotic Life ve Belinda Thomson’ın Gauguin kitapları da sanatçının yaşamı, Tahiti yılları ve eserleri hakkında önemli bilgiler sunmaktadır.