Hakkımda

İlknur Acar, Londra'daki Wallace Collection'da Boucher'nin tabloları önünde
Londra’da, Wallace Collection’ın büyük merdiveninde, Boucher’nin Güneşin Doğuşu ve Güneşin Batışı tablolarının önünde.

Ben İlknur Acar. Sanat tarihiyle tanıştığım ilk kitap Gombrich’in Sanatın Öyküsü’ydü. Elime aldığımda bir tablonun yalnızca güzel bir görüntü olmadığını, arkasında bir insanın, bir dönemin, bazen de bir kavganın durduğunu ilk kez fark etmiştim. Bu sitenin adı o kitaptan geliyor; buradaki her yazı da o ilk merakın devamı.

İnsan doğası aynı kaldıkça, olup bitenler bir gün yine benzer biçimde olacaktır.

Thukydides, Peloponnesos Savaşı (MÖ 5. yüzyıl)

Geçmişi hep merak ettim. Okudukça ve öğrendikçe şunu fark ettim: Hayatımızı kolaylaştıran teknolojiler her gün yenileniyor, içimizdeki duygular ise binlerce yıllık. İbn Haldun’un dediği gibi, geçmiş geleceğe suyun suya benzediğinden daha çok benzer.

Bu merakımı en çok sanat besledi. Bir tablo aslında tarihi anlatan bir görseldir. Ona bakarken yalnızca bir resim görmeyiz; onu yapan sanatçıyı, yaşadığı ülkeyi, o dönemin inançlarını, kıyafetlerini, korkularını ve umutlarını da okuruz. Sanatın Öyküsü’nde de tabloların içinden tarihe bakmaya çalışıyorum.

Sanat ile iş hayatı arasında

Sanat tarihi okudum, ardından yüksek lisans yaptım. Ama rüzgar beni başka limanlara yönlendirdi.

Kariyerimin en dolu 15 yılı Turkcell’de geçti. Cep telefonunun Türkiye’de yeni yeni hayatımıza girdiği yıllardı. İlk SMS’lerden data kartlarına, Türkiye’de ilk kez yapılan pek çok işin mutfağında ekipler ve projeler yönettim; bu yolculuğun 3,5 yılını da Kiev’de geçirdim. Bugün dönüp baktığımda, o yıllarda şirketle birlikte büyüyüp olgunlaştığımı görüyorum.

Ardından Doğan Grubu’nda, D-Smart’ta geçen 3 yıl geldi. Son 5 yıldır kahve.com’dayım. Çay kültürünün bu kadar güçlü olduğu bir ülkede kahve markası Moliendo’yu büyütmeye çalışırken dünyanın dört bir yanından tatları ve kahvenin yetiştiği farklı yöreleri tanıma fırsatı buldum. Bu, işin bana en keyif veren tarafı oldu. Bugün şirkette küçük bir yatırımcı olarak da yer alıyor ve zevkle çalışıyorum.

Yıllarca sanatı ve iş hayatını iki ayrı dünya gibi yaşadım. Zamanla ikisinin aynı merakla beslendiğini fark ettim: Bir tabloyu anlamaya çalışırken de, bir markayı büyütürken de önce insanı anlamak gerekiyor.

En önemli eserlerim

Yaklaşık on yıl önce, bir yıl boyunca haftada üç gün Arşo Kasparyan’ın sanat tarihi derslerine devam ettim. İş çıkışı yetişmek kolay değildi ama her ders, ertesi haftayı bekleten bir merak bıraktı. Heykel denedim, yağlıboya kurslarına yazıldım; belki içimde bir sanatçı vardır diye. Olmadığını gördüm; en azından heykellerimi görenler bu konuda benimle hemfikir 😅 Hiçbir müzede asılı bir tablom, kaidesinde duran bir heykelim yok.

İlknur Acar heykel atölyesinde kilden bir at başı üzerinde çalışırken
Heykel atölyesinde, bir at başıyla boğuşurken. Kazanan hala belli değil 😅

Ama en önemli eserlerimi her gün evde görüyorum: kızım ve oğlum. Her ressamın tuvaline yaptığı gibi ben de onlara elimden gelenin en iyisini katmaya çalışıyorum, gerisini zamana bırakıyorum. Ressamların en iyi eserleri bile tamamlandığında artık onlara ait değildir; dünyaya karışır, başka insanların hayatına dokunur. Benim de tek dileğim bu: çocuklarımın etraflarına iyilik dağıtan, dünyayı biraz daha iyi bir yer haline getiren insanlar olmaları.

Ressamlardan öğrendiklerim

Okuduğum ressamların çoğu kendi zamanının kurallarını yıkan insanlardı. Caravaggio karanlığı kimsenin cesaret edemediği kadar koyu boyadı, Manet’nin Olympia’sı skandal oldu, resmi sergilerden geri çevrilen izlenimciler kendi sergilerini açtı. Çoğu insan olarak da kusursuz değildi. Belki de tarihte iz bırakmak için hem yetenek hem de biraz çılgınlık gerekiyor.

Hayatlarına baktıkça yeteneğin tek başına yetmediğini görüyorum; sabır, inat ve cesaret de gerekiyor. Van Gogh sağlığında neredeyse hiç tablo satamadı. Cezanne ilk kişisel sergisini ancak 56 yaşında açabildi. Artemisia, yaşadığı bütün zorluklara rağmen Floransa’daki sanat akademisine kabul edilen ilk kadın oldu. İş hayatımda zor bir kararın eşiğinde durduğumda çoğu zaman onları düşündüm.

Çoğu, yaptığı değişikliğin büyüklüğünü göremeden gitti. Bu yüzden şu soru aklımdan çıkmıyor: Yaşarken gelen alkış mı, yoksa yüzyıllar sonra bile konuşulan bir eser mi?

Yazılarımı nasıl hazırlıyorum?

Bakmak, okumak ve anlamak bana hala en büyük keyfi veriyor. Basılı kitapları, kenarlarına not düşmeyi, bir konuyu birkaç kaynaktan karşılaştırmayı seviyorum. Yazılarımı sanat tarihi kitaplarına ve müzelerin kendi yayınlarına dayandırıyorum. Kesin olmayan hikayeleri silmiyorum ama “anlatılır” diye yazıyorum. Çünkü ben de dahil hepimiz hikayeyi severiz; mitoloji de biraz böyle doğmadı mı? Doğruluğu tartışmalı olsa bile iyi bir hikayeyi dinlemekten kendimizi alamayız. Görselleri ise müzelerin açık arşivlerinden seçiyorum. Aslında burası önce biraz kendi not defterimdi. Sonra düşündüm: madem araştırıyor, öğreniyor ve bir araya getiriyorum, neden paylaşmayayım? Teknolojiye olan merakım da bu notları sizlerle buluşturmamı kolaylaştırdı. Ben de hala öğreniyorum.

Kalbimde ayrı yeri olanlar

Bosch’un cesareti ve beş yüz yıldır değişmeyen insanı gösterme biçimi. Caravaggio’nun keskin ışığı. Egon Schiele’nin ilk bakışta insanı rahatsız eden figürleri. Bruegel’in doğayı ve sıradan insanı anlatışı. Artemisia’nın, bir kadın olarak bütün zorluklara göğüs gererek ulaştığı ustalık. Vermeer’in, bence sanat tarihinin en gizemli yüzü olan İnci Küpeli Kız’ı. Goya’nın içimizi karartan Kara Resimleri. Rodin’in gölgesinde kalan ve hayatının son otuz yılını bir akıl hastanesinde geçiren Camille Claudel; onun yüzünden Rodin’e hala biraz kırgınım. Ve Cezanne.

Geçmiş, bir önsözdür.

Shakespeare, Fırtına

Merakın devam ettiği yerler

Müzeleri gezerken başlayan merakım zamanla şehirlerin sokaklarına, tarihine ve insanlarına da uzandı. Bugün Sanatın Öyküsü dışında iki projede daha aynı merakın peşinden gidiyorum. İkisi de kendi ihtiyaçlarımdan doğdu.

Bir yere gitmeden önce mutlaka araştırırım; evde çocuklarıma gideceğimiz yerin tarihini, coğrafyasını anlatan küçük sunumlar bile yaparım. Her seferinde küçük bir pazarlık yaşanır: “Anne, yine mi müze?” Önce itiraz ederler ama oraya varınca bakar, incelerler. Ben de onların yaşındayken müzeleri sevmezdim. O yüzden aradaki dengeyi kurmaya çalışıyorum.

Bir Dakikada Geziyorum
Gittiğim şehirleri, gördüğüm yerleri ve hikayelerini kısa notlarla, abartmadan ve olduğu gibi anlattığım gezi günlüğüm. Instagram’da 120 binden fazla kişiyle birlikte geziyoruz.
Web sitesi: birdakikadageziyorum.com · Instagram: @birdakikadageziyorum

Rehber Bul
Gezerken en büyük ihtiyacım, yerel ve tecrübeli bir rehber bulmaktı. Çocuklarım küçükken İngilizce turlar onlar için çabucak sıkıcı hale gelirdi. Oysa dünyanın neredeyse her şehrinde orada yaşayan, Türkçe anlatan bir rehber var; zor olan onları bulmaktı. Doğru rehberle gezdiğinizde aynı taşlar, aynı sokaklar bambaşka konuşmaya başlıyor. Rehber Bul bu ihtiyaçtan doğdu: Profesyonel bir rehberle ya da o şehirde yaşayan biriyle buluşup şehri onun gözünden tanıyabilirsiniz.
Web sitesi: rehberbul.org

Sanatın Öyküsü on yılı aşkın süredir hayatımın öteki tarafı. Bir hata görürseniz ya da eklemek istediğiniz bir şey olursa bana yazın; ilknur@sanatinoykusu.com adresinden de ulaşabilirsiniz. Ben de hala öğreniyorum.

Son bir şey: Hayatın kimse için kolay olmadığını biliyorum. Yine de her gün en az bir kişinin yüzünü güldürmeye çalışırım. Her zaman beceremiyorum, bazen tam tersi oluyor; ama denemekten vazgeçmiyorum.

İlknur Acar
Sanatın Öyküsü · 2015’ten beri